Samet Balta
Spotlight
25 Mart 2016 Cuma 01:25:06

“En İyi Film” dalında Oscar’ın son sahibi; “Spotlight.”

Gerçek bir hikayeden uyarlanan Spotlight, taciz olayıyla gündeme gelen bir kilisenin kendini aklamaya çalışmasını ve bu tacizi aydınlatmaya çalışan Boston Globe gazetesi yazarlarını konu alıyor. Gazetenin yazarlarından oluşan “Spotlight” takımı, Katolik Kilisesi’ndeki taciz iddilarıyla ilgili eski defterleri deşer. Bir senelik araştırmaları sonucunda, Boston’ın üst düzey dini, yasal ve idari birliğine ait on yıllarca gizlenen gerçeklere parmak basılır. Yeni atanan genel yayın yönetmeni Marty Baron 2001 yazında Globe’un başına geçmek üzere Miami’den geldiğinde, ayağının tozuyla Spotlight ekibini, 30 yıl boyunca düzinelerce çocuğa cinsel istismarda bulunmakla suçlanan yerel bir rahip hakkındaki bir makaleyi takip etmekle görevlendirir. Boston’da Katolik Kilisesi’ni hedef almanın çok büyük yankı uyandıracağını bilen Spotlight editörü Walter “Robby” Robinson, muhabirler Sacha Pfeiffer (Rachel McAdams) ve Michael Rezendes ve araştırmacı Matt Carroll davaya daha derinlemesine dalmaya karar verirler. Başrollerini Mark Ruffalo, Michael Keaton, Rachel McAdams, Liev Schreiber, John Slattery, Stanley Tucci, Brian d’Arcy James ve Billy Crudup’ın paylaştığı filmi Tom McCarthy ve Josh Singer kaleme aldı.

 

Spotlight’ın en vurucu sahnesi din adamlarının tecavüz ettiği çocuklardan Joe’nun, küçükken yaşadıklarını anlatırken durup, Kilise’yi işaret ederek, “Görüyorsun ya, burada da bir kilise var ve yanında da çocuk parkı” dediği sahne. Joe toplumun ikiyüzlülüğünü çoktan idrak etmiş. Yaşananlar, yapılanlar münferit değil! Filmin sonundaysa meselenin Boston veya ABD’yle sınırlı kalmadığına dair gerçek hayattan veriler sunuluyor. Listede Türkiye yer almıyor, çünkü biz Katolik değiliz; ama semavi dinler arasında bir liste yapılsa gerçek yerimizin üst sıralar olacağını hepimiz biliyoruz. Biliyoruz bilmesine ama susuyoruz (ya da susmayanlarımızın çoğu Spotlight’ın sadece acar gazetecilik kısmıyla ilgileniyor), tıpkı Boston şehrinde gazetecilerden biri dahil olmak üzere herkesin bu sansasyonel haber yapılmadan önce her şeyi bilip sustuğu gibi.

 

Geçen yüzyılın başında İspanya’da Katolik Kilisesi en zengin ve nüfuzlu zümreydi. Orada da din adamlarının erdemi konusunda halkın şüpheleri vardı ve birçok köyde aileler kızlarını günah çıkarmaya yalnız göndermiyordu. Din tıpkı Boston’da/ABD’de ya da Türkiye’de olduğu gibi dinle arasına mesafe koyanlar ya da dinsizlerden çok, dindarlara zarar veriyordu. Bu itibarsızlığa rağmen, olup bitenler Kilise’nin veya dindarların (samimiyetle inancını yaşayanların) umurunda değildi. Muhafazakârlar her şeyi muhafaza edebileceklerini, kolun ilelebet kırıldığı yen içinde kalacağını sanıyorlardı. Ne oldu peki? Katolik Kilisesi bilahare Franco diktatörlüğünün yanında durarak, zaten sınırlı olan itibarını iyice zedeledi ve her diktatörlük gibi Franco’nun dinci diktatörlüğü de bir gün yıkılınca doğan yeni düzende Kilise ve din bir daha hiçbir zaman eskisi gibi merkezî bir rol elde edemedi. Peki, ya bizde bu başını kuma gömme olayı daha ne kadar devam edecek?

 

edirneportal.net Tüm hakları saklıdır, Sitemizin tasarımı ve içeriği T.C. yasalarınca tescil ile korunmaktadır

Copyrights 2013 @ Türkiyemix Şehir Portalı