Gökhan Ateş
Önce samimiyet
24 Mart 2016 Perşembe 17:34:43

Sevdiğim, saydığım ve fikirlerine önem verdiğim bir büyüğüm ile dost meclisinde konuşurken dedi ki;

“Gökhancım hep eleştiriyorsun. Dikkat et, eleştirdiğin kişide ve okuyucunda ‘Bu adam da bir şey beğenmiyor’ algısı yaratmaktan kaçın”

*

Bende kendisine şöyle anlattım durumu…

*

“Benim kimseyle bir çıkar ilişkim yok. Gördüğümü yazıyorum. Ama o kadar kirli bir ortamda işimizi yapıyoruz ki; görmemiz gereken güzellikleri yazmaya bir türlü sıra gelmiyor. Yoksa güzel şeyleri görmüyor değilim. Görüyorum. Mesela bir bürokratın kameralar önünde Atatürk’e yapılan hakarete cevap vermesi ve göğüslemesi iyi bir şeydir. Teşekkür ederim. Ama… İşte bir yerde bir sıkıntı var. Ve bence o sıkıntı samimiyet! İşte ben o noktada inanmakta çok güçlük çekiyorum. İnandırıcılık sorunları var. Beni kendilerine inandırmak zorunda değiller elbette. Ancak bu var .İnkar etseler de var.  Onları yakından takip eden, tanıyan herkeste bu his mevcut. Bire bir gözlemledim, işittim, gördüm. Nasıl diye sorarsan: Atatürk’ün ilke ve devrimlerinin takipçisi olmanın kolay bir iş olduğunu düşünmüyorum.  Dolayısı ile kameralar önünde Atatürkçü olmakla, oturduğunuz makamda Atatürkçü olmak arasında dünyalar kadar fark var. Daha çok detaylandırılabilir bu konu. Ya da farklı farklı örnekler üzerinden değerlendirmeye de alınabilir. Ancak dediğim gibi söylem ve eylem farklılığı yüzünden ciddi bir inandırıcılık, samimiyet sorunu var birçok yöneticimizin. Bunu tarladaki Ahmet emmi bilmez, sırtında odun taşıyan çatlamış elleri ile Ayşe teyzem bilmez, liseye giden çocuk, borçları ile cebelleşen Ziya abi bilmez. Hepsinin derdi başından aşkın. Hepsinin hayatı, yöneticilerimizin altındaki son model arabalara, lüks dairelere kilometrelerce uzakta. Benim buradaki amacım onlara yazdıklarımla bir şekilde ulaşmak. Durumu dilim döndüğünce anlatmak. Ahmet Emmi’nin torunu sayesinde, Ayşe Teyzemin kızı sayesinde, Ziya abi’nin oğlu sayesinde. Dolaylı bir şekilde de olsa o kiri temizlemek için, samimiyeti yakalamak için önce olmayanı, eksik olanı yazmak gerektiğini düşünüyorum. Nitelikli eleştiri yapmaya çalışıyorum”

*

He şu da var…

Ben her şeyin en iyisini bilen, her şeyi doğru yapan biri hiç olmadım, olmam da mümkün değil…

Benim de özel hayatımda, iş hayatımda herkes gibi yaptığım hatalar oldu, oluyor, olacak…

“Asla yanlış yazmam” iddiasında da değilim hiçbir zaman…

Kimseyle ilgili takıntılarım yok işimle alakalı olarak…

Eğer sizin hakkınızda yanlış yazdıysam bana ulaşın, doğruyu anlatın…

Verdiğiniz bilgi ve sunduğunuz argümanlar beni tatmin ederse yanlışımı kabullenirim…

İşte o zaman eleştirdiğim gibi hakkınızı teslim etmek de benim görevim!

*

Hep söylüyorum…

Ben bu işte kalemimin bekaretine güveniyorum…

Aklımın, mantığımın, vicdanımın almadığı her şeyi, münasip bir şekilde yazmaya devam edeceğim…

Sonuçta eleştiri iltifata tabidir…

Bunu anlasak her şey çözülecek belki de…

*

Bir yöneticinin “Eleştirin beni” demesi mealen;

“Eleştirileri göğüslemek, anlamaya çalışmak, analiz etmek, bazen kabullenmek, eleştirilen hususta kendisinin de gördüğü bir açık varsa gidermek, eleştirenin yanlışı varsa da bunu sağlam ve somut argümanlarla sizi eleştiren kişiye üslubunca anlatmak” olarak algılanmalı…

Ancak iki gün önce şen şakrak bir şekilde “Eleştirin arkadaşlar, eleştiri bizi güçlendirir. Eksiklerimizi görelim” diyen kişiler eleştiri günü gelince “Bunu senden beklemezdim. Yalan söylüyorsun. Sırtımdan vurdun” diye sızlanarak o inandırıcılığı yok ediyor maalesef…

*

Uzun lafın kısası; güzel olan her şey, samimiyetle başlar…

Önce samimiyet…

edirneportal.net Tüm hakları saklıdır, Sitemizin tasarımı ve içeriği T.C. yasalarınca tescil ile korunmaktadır

Copyrights 2013 @ Türkiyemix Şehir Portalı